
Yetenek, sabretmek, hissetmek öğrenilemez ancak gezegenlerin ve evrenin dilini anlamak için gerekli olan temel bilgiler öğrenilebilir...
İhvan-us Safa kardeşliği “sezgisi olmayanın bilgisi olmaz, bilgisi olmayanın cevheri olmaz, cevheri olmayanın varışı olmaz, varışı olmayanın kalacak yeri olmaz…” der risalelerinde ve biz de bu deyişe, kalacak yeri olmayanın yok hükmünde olacağını ekliyoruz.
Bu durumda varlığa ulaşmak, var olmak nasıl mümkün olacak derseniz, şöyle bir izahatta bulunmamız gerekecektir; geçmişte insanlar tabiattan bu denli uzaklaşmamıştı, 70 metrekare evlerine kapanıp bir köy büyüklüğünde çok katlı binalarda hayat sürmüyorlardı ve sezgileri kuvvetliydi. Bir kişi eline aldığı bir taşın hikayesini size anlatabilirdi ya da Usta Mimar Sinan, sarmaşık bitkisinin hareketlerini izleyerek ve bu bitkiyi taklit ederek ustalık eseri Selimiye Camii’ni inşaa edip, bu gün dahi akıl sahiplerini, akledenleri hayrete düşüren ve matematik camiasına “Heliks[1]” diye geçecek bir eseri ortaya koyabilirdi.
Günümüzde ise insanlık tabiattan, daha doğru bir ifade ile gerçeklerden ve gerçek hayattan, yaşamdan kopmuş durumda. Bu durum insanların sezgilerini köreltmiş ve hissiyattan yoksun bireyler haline dönmesine neden olmuştur. Ancak teknolojik gelişmeler Dünya’yı küçük bir köy haline ve bilgiye erişimi eskiden olduğundan daha kolay bir hale getirmiştir.
Bu eğitimle gayemiz; geçmişte sezgiden bilgiye olan yolculuğu tersine çevirmek olacak. Yani biz bilgiden, bilimden, bilmekten faydalanarak sezgilerimizi güçlendirmeye uğraşacağız ve gezegenlerle, yıldızlarla ve tabiatla iletişim kurmaya çalışacağız.
Yetenek, sabretmek, hissetmek öğrenilemez ancak gezegenlerin ve evrenin dilini anlamak için gerekli olan temel bilgiler öğrenilebilir...
İhvan-us Safa kardeşliği “sezgisi olmayanın bilgisi olmaz, bilgisi olmayanın cevheri olmaz, cevheri olmayanın varışı olmaz, varışı olmayanın kalacak yeri olmaz…” der risalelerinde ve biz de bu deyişe, kalacak yeri olmayanın yok hükmünde olacağını ekliyoruz.
Bu durumda varlığa ulaşmak, var olmak nasıl mümkün olacak derseniz, şöyle bir izahatta bulunmamız gerekecektir; geçmişte insanlar tabiattan bu denli uzaklaşmamıştı, 70 metrekare evlerine kapanıp bir köy büyüklüğünde çok katlı binalarda hayat sürmüyorlardı ve sezgileri kuvvetliydi. Bir kişi eline aldığı bir taşın hikayesini size anlatabilirdi ya da Usta Mimar Sinan, sarmaşık bitkisinin hareketlerini izleyerek ve bu bitkiyi taklit ederek ustalık eseri Selimiye Camii’ni inşaa edip, bu gün dahi akıl sahiplerini, akledenleri hayrete düşüren ve matematik camiasına “Heliks[1]” diye geçecek bir eseri ortaya koyabilirdi.
Günümüzde ise insanlık tabiattan, daha doğru bir ifade ile gerçeklerden ve gerçek hayattan, yaşamdan kopmuş durumda. Bu durum insanların sezgilerini köreltmiş ve hissiyattan yoksun bireyler haline dönmesine neden olmuştur. Ancak teknolojik gelişmeler Dünya’yı küçük bir köy haline ve bilgiye erişimi eskiden olduğundan daha kolay bir hale getirmiştir.
Bu eğitimle gayemiz; geçmişte sezgiden bilgiye olan yolculuğu tersine çevirmek olacak. Yani biz bilgiden, bilimden, bilmekten faydalanarak sezgilerimizi güçlendirmeye uğraşacağız ve gezegenlerle, yıldızlarla ve tabiatla iletişim kurmaya çalışacağız.
Yedi kadim gezegenin bilgisine vakıf olmadan önce yedinin gizemleri hakkında bilgi edinerek sezgi ve algılarımızı güçlendirmek, eğitime başlarken faydalı olacaktır.
Kadim geçmişte ve bugün aslına bakarsanız sayılara önemli anlamlar yüklemekteyiz. Farkındayız ya da değiliz, bazen dini bir ritüel olarak bazense geçmişten gelen gelenekler gibi düşünerek, nedenini ve niçinini sorgulamadan sayılarla hareket ederiz. Bu durum sadece belirli bir grup için geçerli değildir ki her halkın kendine özgü bir felsefesi vardır. Toplumlar dini ayinlerinde, bayramların belirlenmesinde, sembollerde, dogmalarda sayılara anlam yüklerler. Giden için bugün rahmetlinin yedisi çıktı, gelen içinse yedisi neyse yetmişi de öyledir derler. Hacılar Kabe’yi yedi kez tavaf eder, camilerde mihraba yedi basamak yapılır ancak sebebi merak edilmez çoğunlukla.
Yedi rakamının hikmeti hakkında düşünen İslam Filozofu İbn Arabi Fütuhattı Mekkiyye adlı eserinde yedi rakamına “İnsan Başak’ta var olduğuna göre onun yönetim süresi yedi bin sene olmuştur. Böylece sürenin yedinci mertebesinde var oldu. Emaneti ancak yedinin hakikatiyle özdeşleşen kimse taşıyabilir. O, bedellerin yedincisidir[1].” tespitiyle derin anlamlar yüklemektedir. İslam’a göre yaratılışta Allah emaneti taşıması görevini dağlara verir ancak dağlar emaneti taşıyacak güçte olmadıklarından bu görevi almazlar fakat insan bu görevi üstlenir ki bu görevi üstlenen insanın emaneti taşıyabilmesi için yedi rakamının hakikati ile özdeşleşmesi gerektiğini vurgular İbn Arabi. Bununla da bitmez ve “Hüküm başağa ulaşınca, insanın yaratılışı aziz ve her şeyi bilenin takdiriyle ortaya çıkmıştır[2]. Başak devrinden hüküm Terazi devrine geçer ki, bu, kıyamet vaktidir[3]. Allah şöyle buyurur; “Adalet terazilerini o gün ortaya koyarız, hiç kimseye haksızlık yapılmaz. Bir hardal tanesi kadar bile olsa, onu getiririz ortaya çıkarırız. Biz hesaba çekenler olarak yeteriz.[4]” cümleleriyle kıyamet zamanını da gizemli bir şekilde yedi rakamı ile ilişkilendirir. Pisagorcular da İbn Arabi’den yüzlerce yıl önce yedi sayısını insan yaşamının taşıtı olarak kabul etmiş ve bu sayıyı yaşamı parçalar halinde değil, tamamını kapsayarak uygun bir şekilde yetkinleştiren rakam olarak kabul etmiştir.
[1] İbn Arabi, Fütuhatı Mekkiyye, Çeviren Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 1.Cilt, 10. Baskı 2020, syf: 443
[2] İbn Arabi, Fütuhatı Mekkiyye, Çeviren Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2.Cilt, 6. Baskı 2020, syf: 390
[3] İbn Arabi, Fütuhatı Mekkiyye, Çeviren Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2.Cilt, 6. Baskı 2020, syf: 391
[4] Kur’an-ı Kerim, Enbiya Suresi, 47. Ayet
Göbekli tepenin keşfi ile bilinen tarih değişmiştir ancak değişmeyen şey Ay’ın insanı en çok etkileyen gök cisimlerinden biri olduğu ve insanın fizik, metafizik ve sosyal niteliklerini, özelliklerini etkilediğinin o tarihlerde de bilindiğinin, düşünüldüğünün keşfedilmesidir.
Tarihte ne kadar geriye gidersek gidelim kadim milletler için Ay’ın gök cisimleri arasındaki yeri her zaman önem teşkil etmiştir. Bu durumu Eliphas Levi, “Gökyüzünü okumak isteyen bilge, astrolojide etkisi çok büyük olan ayın günlerine dikkat etmelidir. Ay yeryüzündeki manyetik sıvıyı çekip iter ve böylece denizdeki medceziri üretir; bu nedenle ayın evrelerini iyi tanımalı, gün ve saatlerini ayırabilmeliyiz[1].” Tespitiyle Dünya’nın uydusunun Astrolojik okumalarda başarılı olmak için adeta kilidi açacak anahtar kadar önemli olduğunu vurgulamıştır. Kur’an-ı Kerim’de “Ve Ay, kurumuş hurma salkımı dalı gibi bir şekil haline dönünceye kadar ona menziller takdir ettik. (Yasin Suresi, 39. Ayet)” ayetiyle Ay gezegenine vurgu yapmış ve menziller takdir edildiğinden bahsetmiştir. Benzer şekilde Heinrich Cornelius Agrippa, Gizli Felsefe ya da Büyü Felsefesi adlı eserinde Ay’ın öneminden şu cümlelerle bahsetmiştir[2];
“Ay, bütün öteki gezegenlerin, yıldızların etkisini alır ve onlardan aldığını Dünya’ya yansıtır. Son alıcı olduğu için bütün yıldızlar onu etkiler ve üstünlerin etkisini aşağıdakilere aktarır, onları dünyaya boşaltır. Aşağıdaki farklı huylara, devinime, durumu, gezegenlere, yıldızlara, farklı açılara göre ötekilerden daha belirgin biçimde yönetir. Güneşle yaptığı açılara göre, onun özelliklerini alır. İlk çeyrekte sıcak ve nemli, ikincisinde kuru ve sıcak, üçüncüsünde soğuk ve kuru, dördüncüsünde ise soğuk ve nemlidir. Yıldızların en aşağısında olsa bile üstünlerin bütün anlayışlarını ortaya koyar. Ay her şeyi ve her nedeni birbirine bağlar. Her şeyi üstününe bağlar ve hatta her şeyin bağlı olduğu en üstün güce de ulaşabilir. Biz ayın gücü olmadan hiçbir zaman diğerlerinin güçlerini çekemeyiz. Bu nedenle Ay uğurlu bir zamanda diğer bir gezegen ile iyi bir açı yaptıysa o gezenin bitkisi ve taşı fayda sağlamaktadır.”
Ay’ın konaklarının, başka bir ifade ile menzillerinin, diğer gezegenlerle olan ilişkisinin ve yaptığı açıların; Dünya ile olan fiziksel ve metafiziksel bağlantısı, semadan gelen ilahi mesajların ve enerjilerin anlaşılabilmesi için önemli bir yer teşkil ettiği anlaşılmaktadır. Bu doğrultuda Ay’ı en iyi şekilde tanımamız, geçmişten bugüne atfedilen değere vakıf olmamız ve edindiğimiz bilgiler vesilesiyle sezgilerle elde edilecek bilgilere kapı aralamamız gerekmektedir.
[1] Eliphas Levi, Metafizik Maji Öğretisi ve Ritüeli, İstanbul : Mavi Kalem Yayınevi, Ezgi Matbaacılık, Cilt 2, Baskı 2018, syf: 202
[2] Heinrich Cornelius Agrippa, Gizli Felsefe ya da Büyü Felsefesi, Çeviren Levent Özşer, İsanbul: Biblos Kitapevi, Yıldız Matbaa, Cilt 2, 3. Basım 2019, syf: 131 – 133
Sır ve gizemin arayışında ve hayatın anlamsızlığını, anlamlandırma uğraşında olan herkes farkındadır ki saf ruhumuzla var olamadığımız gibi ruhumuzu da şeyler, unsurlarla olan temasımız ve onlarla olan iletişimimiz vasıtasıyla idrak edebiliriz.
Bilinmelidir ki şeyler, unsurlar, madde ve fiziksel olan; sezgilerle anlaşılabilir olana açılan bir kapıysa, bilgi ise o kapıyı açacak olan anahtardır. Kapıdan geçilerek bir mekandan başka bir mekana ulaşılır ancak kapıyı açacak olan şey ise kilide uygun olan bir anahtardır.
Semada kendisine takdir edilen mekanda süzülen Güneş, Rahman isminin tecellisi gereği gerek Dünya gerekse tüm gezegenleri esirgeyen ve onları enerjisi ile diri tutan bir gezegendir. Rahman; merhamet eden, severek ve acıyarak koruyan anlamındaki rahmet, ruhm kökünden türetilmiştir bir kelimedir. Kelimenin anlamından idrak edileceği üzere bir nevi Güneş, karanlığı aydınlığa ulaştırmasıyla, yaydığı enerji ve ısısıyla hem Dünya’da yaşayanlara hem de Galaksimizdeki diğer gezegenlere hayat vermektedir.
Hayat ve Ruh, birbirinden ayrılamayan iki zıtlık. Adeta insan bedeni ikiliğin birlik olduğu, zıtlıkların birleşerek nötr hale geldiği madum bir varlıktır. Ancak birliği, dengeyi bozan maddeye artan temayül ve bu ikisi arasında insan, Ruh’u, metafizik olanı tamamen ötelemiş ve onunla alakalı her şeyi sonraki hayata tehir etmiştir.
Bu kabulle mevcudun ilahi tecelliyi algılamasını sağlayacak iç mahalde arzular daha baskın hale gelmiş, metafizik olanın idrakini sağlayacak kısmı ise tamamen tortularla kaplanmış ve paslanmış sonuçta sezgileri de körelmiştir.
Hayat ve Ruh, birbirinden ayrılamayan iki zıtlık. Adeta insan bedeni ikiliğin birlik olduğu, zıtlıkların birleşerek nötr hale geldiği madum bir varlıktır. Ancak birliği, dengeyi bozan maddeye artan temayül ve bu ikisi arasında insan, Ruh’u, metafizik olanı tamamen ötelemiş ve onunla alakalı her şeyi sonraki hayata tehir etmiştir.
İşte Merkür; tüm ruhaniyetiyle insana semadan vehimler ve ilham bilgisini aktarmak, rüyalarla, kıyas ve analitik düşünceyle, insanın anlayış ve idrakini arttıracak tüm mesajları, her ne kadar çok nadir gözlense de iletmektedir. Bu sayede insan ikilikteki birliğe kavuşabilecektir. Belağatı ve ifadesi gelişecek, Dünya’da da adab ve ilim alanında kendini geliştirecek, sonunda bütünlüğe erişecektir.
Merkür gezeni tam olarak eğitimimizin mottosunu heybesinde barındırır. Öyle ki tüm “sır” olanın ancak sezgilerle anlaşılabileceğini ifade etmiştik ve sezgileri güçlendiren metafizik olanı destekleyen Merkür’dür. Ancak ne yazık ki kendisi hakkında ne bilimsel ne de mitolojik fazla bir bilgi yoktur.
Kimilerine göre Sabah Yıldızı, kimilerine göre ise Akşam Yıldızı belki de hakkında eserler yazılan Çoban Yıldızı tüm haşmetiyle güzelliğini, bolluğunu ve bereketini bizlerle paylaşır. Geceleri kaybolmasın diye kervanlara, denizcilere yolunu gösterir.
Sadece fiziksel olarak değil fizik ötesinde de enerjisiyle ve evrene yaydığı titreşimlerle idrak edebilen, algı kapıları açık ve az da olsa sezgilerinin üzerindeki tortuları temizlemiş Ruh’lara manaların ve nispetlerin duyu organlarında ve algılanan şeylerde derin anlamının mesajlarının anlaşılmasını sağlar.
İlham olur şairlere; aşık eder dağlara, ağaçlara, maddeler dünyasındaki muhtelif varlıklara ve onlarla alakalı muhteşem bir belağatla şiirler söylemesini belki de kusursuz bir nazım ile cümleler kurmasını sağlar, bakarsın efsane olur dilden dile dolaşır alegorileri. Belki de Tahir’in aşkı dahi kralın kızı bedenlenmiş Zühre’ye değil de güncel adıyla Venüs’edir kim bilir.
Mevcudun, mevcudiyetinin devamlılığı ancak “denge” ile sağlanır. Evren ikilik üzerine inşaa edilmiştir ve ikilikteki birliği idrak ettiği ve dengeyi sağladığı müddetçe varlık, mevcut olabilir. Aksi halde bir yanı eksik kalacak, eksik olacaktır. Alem büyük mevcut, insan alemi içinde barındıran, alem içinde alem olan mikro varlıktır. Nasıl ki kalpten tüm organlara kan yayılır, alemde de bir organdan diğerine her an ilahi tecelli yayılmaktadır.
Nasıl ki insan bedeninin sağlıklı olabilmesi, büyüyerek gelişmesi, şekillenmesi ve hayatı sağlık, mutluluk içerisinde yaşayabilmesi için vücudun sıhhati önemlidir; ilahi tecelli de benzer şekilde vücuttaki kan gibi, her an fizik ötesi tecellisini mevcudiyetinin sıhhati için kainatta döngüsel olarak yaymaktadır.
Bu tecelli özellikle muhtaçlık halinde insan tarafından daha kolay idrak edilmektedir çünkü talep eden, suya susamış biri gibi talep ettiğine ulaşana, kavuşana kadar talep etmekten vazgeçmeyecektir. Bu arzuyla dolan suretin ardındaki cevher başka suretlere bürünmeden özünde hakikatlerin başkalaştığını zannederken aslında hakikatin değil hükümlerin başka başka olduğunu ve hükmün, eninde sonunda hakikate döndüğünü idrak edecek ve her an tecelli eden değişimin sırrına erecektir. Her ne kadar insan, verdiğinden fazlasını talep etse de fezada yaşam süren Jüpiter, aldığından fazla vermekte ısrarla tecelliye aracılık etmektedir.
Hayat; bize göre uzun ancak var oluşa, kimi varlığa göre bir an kadar kısa olan bu süreç kısalığı kadar, ebediyet uzunluğunda döngülerle mevcuttur. Öyle ki yıkılmış, parçalanmış yaşamlar; harap ve bitap düşmüşken, tam sona yaklaşıldığı düşünülürken, yeniden imar edilir ve tutulacak bir dal verilir ama nasıl? Neden parça parça eriyip, atomlarına ayrılarak evrenin sonsuzluğuna karışmadan evvel kapalı kapılar tekrar açılır?
İşte Satürn’ün döngülerinde, mevcuda ulaşan ilahi tecelli zaman zaman hesaba çeker hayatları ve yine onun döngüleri bolluğa çıkarır hesabını ödeyenleri. Yazılmamış kitaplar, tamamlanmamış portreler, hesabı sorulmamış fiiller yoktur Güneş’in doğduğu hiçbir yerde ve Satürn’ün ilahi tecellisi terbiye edicidir bir nevi.
Terbiyenin gayesi ise beşerin, insan olma kabiliyetini geliştirerek Hakkı kalbine sığdırmasına, nefsini arındırmasına ve aynaya baktığında alemdeki her şeyin aynaya yansıdığına tanıklık etmesi arzu edilir. Dizginlenemeyen, algılanması imkansız olan ve tekrarlanamayan tüm tecellinin öğretmenidir Satürn.
Neptün de Modern Gezegenlerdir ancak Uranüs kısmında belirttiğimiz gibi modern olmasının sebebi bizim yeni tanıyor olmamızdır. İbn Arabi’nin Fütühattı Mekkiyye adlı eserinde burçların oluşması esnasında 28 gezegenin etkisinin olduğundan bahsettiğini vurgulamıştık.
Neptün misafiri olduğu her evde yaklaşık olarak 13 - 15 gün konaklamaktadır. Bu konaklama süresince gerçekleşen olaylar analiz edilerek bilgi edinmek mümkündür. Örneğin 1971 – 1985 yılları arasında konakladığı Yay burcunda Dünya’da arayış içinde olan insanların ruhsal olana, egzotik olana yöneldiği ve hippi kuşağının ortaya çıktığı gözlenmektedir. Doğru ve yanlış yeniden tahlil edilerek geçmişten gelen tüm değerler yeniden yorumlanmaya çalışılmış ve sorgulanmıştır. 1999 – 2013 yılları arasında konakladığı Kova burcunda hümanizm hareketleri hızlanmış, sosyalist görüş farklı bir perspektife evrilmiştir. Tekno-hümanizm, evrensel temel gelir gibi kavramlar Dünya’nın gündemine girmiştir. İçinde bulunduğumuz 2013 – 2027 yılları arasında Balık burcunda konaklamaya başlamıştır ve içinde bulunduğumuz dönemi bizzat yaşayarak analiz etmemiz mümkündür. Şöyle ki küresel ısınmadan bir nevi ekosistem insanlığa yanıt olarak doğa olayları iletişim kurmaya, tepkisini göstermeye başlamış, insanların bir kısmının algıları açılmış ve yaşanılabilir bir Dünya için tabiata daha duyarlı hale gelmiştir. Küresel salgınlar, felaketler ve insan eseri olan modern sistemler son demlerini yaşadığının sinyallerini vermeye başlamış ve sürdürülebilir, yeni sistemlerin kurulması gerekliliği kabul edilmiştir.
Uranüs 1781 yılında keşfedilen, kadim yedi gezegene kıyasla yeni bir gezegendir. Aslına bakarsanız yeni keşfettiğimiz ya da keşfettiğimize inandığımız için yeni bir gezengendir ki İbn Arabi Fütühattı Mekkiyye adlı eserinde Burçlar feleğinin 12’ye bölünmesi bahsini açıklarken, feleklerin varsayımsal olarak 12’ye bölünmesi hususunda 28 gezegenin etkili olduğundan bahseder. Dolayısıyla bizim ısrarla üzerinde durduğumuz 7 gezegenin dışında 21 farklı Gök Cisminin etkileri söz konusudur ve bunlardan birinin Uranüs olduğunu düşünmemizin önünde hiçbir engel yoktur.
Ancak genel kabul Uranüs’ün yeni bir gezegen olduğu yönündedir, bu kabulle sezgilerimizi harekete geçirmek için Uranüs’ün keşfinden sonra gerçekleşen değişimler ve gelişmeleri inceleyerek etkilerini ve özelliklerini ortaya koymaya çalışabiliriz.
Şöyle ki Uranüs bir burçta yaklaşık 5 - 7 yıl konaklamaktadır. Uranüs yedinin sırrına vakıftır ve emaneti taşımaya haizdir diyebiliriz. Benzer şekilde Uranüs’ün 1928 – 1935 yılları arasında Koç Burcunda konakladığı süre içerisinde Dünyada gerçekleşen insan hakları savunucularının ön plana çıkması, modern hayatı savunanların gündeme gelmesi, özgürlük arayışında olanların seslerinin yükselmesi, işçi hareketleri ve toplumda karşılaşılan mobbing uygulamaları, başkaldırı tahlil ederek bunların Uranüs’den ne derece etkilendiğini araştırabiliriz. Başka bir tarih aralığı ise Kova burcunda konakladığı 1995 – 2003 yılları arasıdır. Bu yıllarda ise teknolojik gelişmeler hızlanmış, insanlar arasında iletişim ve etkileşim kolay hale gelmiştir. Benzer bilgileri çoğaltarak gezegenin etkilerini sezgilerimizle tahlil etmemiz mümkündür.
***
Eğitimin İlk Yayınlanma Tarihi: Ağustos 2021
Eğitimin İlk Güncelleme Tarihi: Haziran 2022
****
Sezgisi olmayanın bilgisi olmaz, bilgisi olmayanın cevheri olmaz, cevheri olmayanın varışı olmaz, varışı olmayanın kalacak yeri olmaz der Ihvanus Safa kardeşliği. Biz de bunun sonuna kalacak yeri olmayan yok hükmündedir diyoruz.
Neden yok hükmündedir diyoruz da yok demiyoruz?
Çünkü ancak var olan yoklanabilir ve varlık kesinlikle yok olmaz, hükmen yoktur ancak hükümler belirli bir zaman sonra hakikatle ister istemez buluşacaktır. İbn Arabi bahsi üzere "Hükümler çoktur, ancak Hakikat tekdir ve hüküm, Hakikate dönecektir ve "dönüşünüz ancak O'nadır" gerçeği de ilahi kitaplarda insanlara bildirilmiştir.
"Battığı sırada yıldıza and olsun ki" bu yolculukta işaretler önemli yer teşkil etmektedir ancak insanlar bu işaretleri bir şekilde okuyamayacak hale getirilmiş ve kadim bilgiler insanlardan gizlenmiştir. Bu konularda insanların yeteri kadar bilgi edinebileceği kaynak geçtiğimiz on yıllara kadar yok denecek kadar azdır. Son yıllarda sadece bu hususlarda kaynaklar artmamış aynı zamanda bilimsel olarak da her maddenin bir titreşiminin, frekansının olduğu ve frekansların insanları olumlu veya olumsuz etkilediği kanıtlanmıştır. Basit bir örnekle gece gündüze kavuştuğu halde hava bulutlu ve kapalı ise o gün modunuz düşük olur belki güne gözlerinizi açmakta zorlanırsınız. Sadece gören gözler değil sanki beden dahi hisseder o kasvetli havayı. Bu durum göksel hareketlerin ve cisimlerin gözle görülebilir bir etkisidir insana. Gezegenlerin frekans ve titreşimleri de benzer şekilde tesirlere neden olmaktadır.
Bahsi geçen hakikatler ışığında bu eğitimle birlikte Sümerlerden, İbranilere onlardan Yunanlı Filozoflara ve ardından İslam Filozoflarına son olarak Avrupalı düşünürlere ulaşan gezegen ve yıldızların hikayesini tahlil ederek bilgi sahibi olacağız. Bu sayede bilginin gücüyle sezgilerimizi besleyeceğiz. İlah'i Nizam ve Kainatın Malikinin izin verdiği ölçüde gök nesnelerini yorumlayabileceğiz.
Agrippa
İbrahim Hakkı
İbn Arabi
Levi
İhvanus Safa
Blavatsky
Gizli İlimler
Yıldızname
Gizli Felsefe
Şemsül Marifül Kübra
Kenzul Havas
Göğe ve Tarık'a andolsun!... Tarık'ın ne olduğunu sen ne bileceksin? O ışığıyla karanlığı delen yıldızdır. Hiç bir kimse yoktur ki üzerinde koruyucu bulunmasın...