
Merhaba;
Ben Okan Yılmaz. Bu eğitimde birlikte olacağız.
Bugün öyle bir teknolojik dünyada yaşıyoruz ki herkesin elinde bir cep telefonu yani bir fotoğraf makinası var. Herkes artık fotoğraf çekiyor.
Bu kadar çok fotoğraf üretilen bir ortamda elbette yoğun bir fotoğraf rekabeti söz konusu. Anlık olarak üretilen birçok fotoğrafın üretildiği kadar hızla tüketilip, yitip gittiği doğru. Ama fotoğrafı seven, fotoğraf ile ciddi ilgilenen ve bu işe emek harcayan insanlar olarak bizler, fotoğrafımızın hemen tükenip gitmesini istemeyiz değil mi? İşte bu noktada bizim yardımımıza koşacak en önemli şeylerden birisi kompozisyon.
Bu kursta, sizlerle birlikte kompozisyon konusunu tüm detayları ile inceleyeceğiz. Yalnız teorik olarak değil, aynı zamanda çekilmiş fotoğraflar üzerinden konuları görecek ve anlayacağız.
Kursu bitirdiğinizde,
tüm kompozisyon kurallarını bilir,
fotoğraf çekerken bu kuralları gözetir,
kendi çektiği fotoğrafları ve başkalarının fotoğraflarını kompozisyon penceresinden okuyabilir, değerlendirebilir, tartışabilir hale geleceksiniz.
Ne duruyoruz, başlayalım mı?
Haydi buyrun...
Görsel sanatlarla uğraşan sanatçılar, örneğin ressamlar, boş bir tuval ile başlarlar. Resimlerine yansıtacakları objeleri, belirli kurallar çerçevesinde tuval üzerine çizer ve boyarlar.
Oysa fotoğrafçıların kadrajı boş değil, tam aksine doludur. Fotoğrafçı, kadrajının içindeki ögelerden gereksizleri ayıklayıp, sadece ihtiyaç olanları kullanarak, estetiği yoğunluğu yüksek ve anlatmak istediği hikayeyi yansıtan bir fotoğraf çekmek durumundadır.
İşte bu noktada belki de en büyük yardımcılarından birisi kompozisyondur.
Her şeyin akılla çözülebileceğine inanan eski filozoflar ki onlar aynı zamanda matematikçiydiler, güzelliğin ve estetiğin üzerinde de çok düşünüp, çok tartıştılar. Estetiğin, pastanın üzerine sıkılan bir krema gibi sonradan eklenebilecek bir süsleme olmadığını, yapısal olduğunu keşfettiler. Hatta bunu bir oran ile formüle ettiler. Buna da “altın oran” dediler. Şimdi gelin, birlikte “altın oran”a bakalım...
Üçler kuralına göre bir dikdörtgeni yatayda ve dikeyde 3 eşit parçaya bölerseniz, 4 adet kesişim noktası ortaya çıkar. Eğer, fotoğrafınızda ilgi merkezi ve yardımcı ögeleri bu kesişim noktaları ve/veya çizgiler üzerine denk getirirseniz izleyicinin ilgisini daha çok çeker ve beğenisini alır.
Altın oran ile ne kadar çok benzeşiyor değil mi?
Bu iki yaklaşımı üst üste koyduğumuzda; çizgiler ve kesişim noktalarının çok az saptığını görürüz. Ancak bu sapma, sizin “üçler kuralını” veya “altın oran” kuralından herhangi birini uygulamanızı ve diğerini dışlamanızı gerektirmez. Her ikisi de yaygın olarak kullanılmaktadır.
Basitçe, ifade etmek gerekirse; “fotoğraf, ayıklama sanatıdır. Çekim yapılan mekandaki sayısız obje/nesne/varlık içerisinden, sadece anlatılmak istenen konuya hizmet edenleri; kadrajın içerisine almaktır.
Öyle ki, bu obje/nesne/varlık bolluğu içinde çekilen fotoğrafın “ilgi merkezi” olmalı ve anlatılmak istenen konuya dikkat çekmelidir.
İyi bir fotoğraf için ilgi merkezi olması da yetmez. İlgi merkezinin “belirgin” olması gerekir.
Her fotoğrafın belli bir mesajı vardır. Bu izleyicilerce, belli bir esneme payı ile, doğru anlaşılmalıdır. Bu esneme herkesin zıt şeyler anlamasına kadar gidiyorsa yeterli belirginlik yok demektir. Ya da fotoğrafın mesajının anlaşılması için altına yazı yazmak gerekiyorsa belirginlikten söz edilemez.
Fotoğrafı belirgin kılmanın birçok yolu vardır. Ancak en etkili yol ise “sadelik” tir.
İnsan beyninin ilk gördüğü şey aslında geometrik şekillerdir. Öyleyse, biz beyine bir mesaj göndermek istediğimizde, fotoğraftaki nesneleri belirli bir şekil kalıbına uygun şekilde yerleştirirsek, izleyicinin mesajı algılamasını kolaylaştırırız. Biz düzensiz şekilde yerleştirirsek, izleyicinin beyni kendi algı sistemi ile kendi düzenini oluşturacak ve dilediği mesajı alacaktır.
Çünkü insan beyni, gördüğü şeyleri algılamak ve onu tanımak için, öncelikle hafızasında depoladığı grafiksel şekilleri kullanır.
O halde grafiksel ögeleri ve onların fotoğrafımıza katabileceklerini iyi bilmemiz gerekir.
Çizgiler hayatın her yerinde...
Yollar, şeritler, evler, peşpeşe dizilmiş taşlar bile şeritleri oluşturuyor.
İnsan gözü, insan beyni bu çizgileri takip etmeye kodlanmıştır. O halde fotoğraflarımızda yönlendirici çizgileri neden kullanmayalım?
Düz bir kağıdın üzerinde tüm sayfayı dolduracak büyüklükte bir metin yazdığını varsayalım. Bu metin içerisinde bir yerde fotoğraf kelimesinin geçtiğini düşünelim. Gözümüz ilk bakışta metnin bütününü görür ancak içerisinde fotoğraf kelimesini kolaylıkla yakalayamaz. Satırları teker teker taradıktan sonra ancak bulabilir. Diğer taraftan, aynı metinde fotoğraf kelimesinin altının çizildiği veya daire içine alındığını varsayalım. Göz ilk önce sayfa içinde bu kelimeye gider ve en önce onu görür. Çünkü, beyin işaretlenmiş ögelere öncelik verecek şekilde kodlanmıştır.
Peki fotoğrafta, istediğimiz şeyin altını nasıl çizeceğiz? Gözümüzü ve de beynimizi, ilgi merkezine ya da bizim anlatmak istediğimiz konuya nasıl yönlendireceğiz? İşte bu sorunun cevaplarından birisi de “doğal çerçeveler” kullanmak.
Fotoğraf çekerken, öncelikle kadrajımıza yani fotoğrafın sınırlarına, çerçevesine karar veriyoruz. Bu kadraj içine ana konumuzu, ilgi merkezimizi yerleştiriyoruz. İşte konumuzun kadraj içinde kapladığı alana pozitif alan deniyor. Buradan yola çıkarak, çerçeve içinde, pozitif alandan geriye kalan alanlarda negatif alan olarak tanımlanıyor.
Negatif alanı doğru ve etkili kullanmak ise bize çok önemli bir koz veriyor.
Simetri, bir eksenin her iki tarafında aynı görüntünün oluşması anlamına gelir. Doğada çok sıklıkla karşılaşırız simetri ile. Örneğin, insan bedeni, yüzü, çiçekler vb.
Bu kadar, sıklıkla gördüğümüz simetriyi, insan beyni içselleştirmiştir ve çok çabuk kabullenir, beğenir. Hal böyle iken bize de simetriyi fotoğraflarda kullanmak kalıyor.
Renk, elbette insanlığın başından hatta çok öncelerinde de var. Ama anlaşılır hale gelmesi ve bugünki Renk teorisinin ortaya çıkması son birkaç yüzyıla denk geliyor. Renklerin insan üzerindeki etkisi o denli güçlü ki tasarımcılar, reklamcılar ve sinemacılar çok yoğun bir şekilde kullanıyor.
Biz neden fotoğraflarımızda rengin gücünü kullanmayalım ki?
Fotoğraf içinde rengi, izleyicimizi etkileyecek, onun algısını yönlendirecek şekilde kullanmak istediğimize göre renk teorisine biraz girmeli ve onu ana hatları ile anlamalıyız.
Farkında mısınız?
Hayatın ritmi içerisinde, müziğin ritmine ayak uydurmuş, fotoğrafta ritm konusunu konuşuyoruz. Gerçekten de ritm gündelik hayatımızda çok sık kullandığımız kavram. Sözlüklere göre bir müzik deyimi. Ama ritm her yerde. Biz ise bugün fotoğrafta ritme bakacağız.
Dokunma beş duyumuzdan birisidir. Dokunma hissi bizim dış dünya ile olan önemli bağlarımızdan birisidir. Her dokunuş ve karşılığındaki her doku insanlarda farklı hisler uyandırır.
Fotoğraflar, üç boyutlu dünyanın iki boyutlu yüzeye yansımasıdır. İnsan gözü fotoğraf üzerinde, özellikle geniş alanlar kaplayan yüzeylerde doku arar. Çünkü dokunma duygusunun biriktirdiği veriler ona yüzeyde bir doku olması gerekliliğini işaret eder. Buradan yola çıkarak göz ayrıntı arar.
Grafik sanatlarda, örneğin ressamlar, grafikerler boş bir sayfa ile başlarlar. Eserlerini boş sayfa üzerine, nesneleri belirli grafik düzenlerde yerleştirerek sonuca ulaşırlar.
Oysa fotoğrafta boş sayfa yoktur. Fotoğrafçı olarak bizler zaten dolu olan bir kadrajın içinden ayıklama yaparak fotoğrafımızı çekeriz. Bu noktada da belirli kaygıları güderek ve belirli araçları kullanarak bunu yapmaya çalışırız.
Bu kaygılar ve araçlar topluluğu "fotoğrafta kompozisyon"u işaret eder.
Bu kursta, kompozisyon kurallarını, nasıl ve nerede kullanılacaklarını, nelere dikkat edilmesi gerektiğini, yanlış bilinen noktaları, çok bahsedilmeyen püf noktalarını ve kuralları ne zaman yıkabileceğinizi bulacaksınız.
Kursu bitirdiğinizde ve öğrendiklerinizi pratikler yaparak uyguladığınızda, zaman içinde içselleştirdiğinizde; fotoğraflarınızın sınıf atladığını göreceksiniz.